4 Ekim 2016 Salı

Turgut Reis Destanında Machivaelli

     Halikarnas Balıkçısı'nın yazdığı Turgut Reis, bir roman olarak kabul görmekle beraber modern bir destandır ayrıca. Konu, destan olmaya çok yatkın bir konudur ve bu da yazarın işini kolaylaştırmıştır. Roman tekniklerinden bağımsız olarak bakıldığında, Turgut Reis için bu rahatlıkla söylenebilir.
     Çocukluğunda sadece dinlediği hikayelerle, uzaktan bakarak gözlemlediği denizde olan bitenlerin kendisine kattıklarıyla olağanüstü bir gelişim kazanır Turgut Reis. Efsane bir kişilik olacağı daha çocukluğunda bellidir. Henüz ergenlik yaşlarındayken, baskın yapmaya gelen İtalyanları kendisinin rehin alınmış bir İtalyan çocuğu sanmalarına yetecek kadar İtalyancası vardır mesela. Böyle bir çocuk tabii ki gelecekte hangi işe kalkışırsa kalkışsın tarihe geçecek işler yapacaktır kesinlikle.
     Kitapta ayrıca Barbaros Hayrettin Paşa'nın hayatına da gireriz, Osmanlı Devleti'nin denizlerdeki altın çağına da bir göz atarız. Bu yönüyle tarihi bilgiler ile de doludur kitap. Ayrıca, Barbaros Hayrettin Paşa bir gün Turgut Reis için "tilkinin zekasını ve aslanın gücünü böyle harmanlayan kimseyi görmedim" der ve bu söz aynı zamanlarda yaşamış olan Machiavelli'nin iyi bir devlet yöneticisinin nasıl olması gerektiği konusunda açıkladığı niteliklerden biridir.
     Turgut Reis hayatı boyunca iyi bir devlet lideri olmayı bırakın Osmanlı Devleti ile resmi ilişkilere girmeye çekinmiş bir kişi olmuştur. Halikarnas Balıkçısı'nın da bol bol belirttiği gibi devletin işlerinden uzak, özgür bir yaşamı seçmiştir. Machivelli'nin bu sözünün Turgut Reis'e ithaf edilmesi ise kitabın alt eleştirisi sayılabilir. Osmanlı Devleti'nin son güçlü zamanlarında görülen kayırmacılık ve torpillerin eleştirisi olabilir.
     Destan olarak ya da roman olarak, nasıl kabul edildiği fark etmeden Turgut Reis kitabında çok hızlı atlamalar, abartılar, kopuk olaylar dışında göz önüne alındırılması gereken tek tük konulardan birisi bu alt eleştiridir. Özgür ve gelişme imkanını bulmuş kişilerin Machiavelli'nin istediği düzgün devlet adamlığına daha çok yaklaştığı gösterilir.

23 Eylül 2016 Cuma

Sineklerin Tanrısı'nın Önemi

     William Golding, Sineklerin Tanrısı kitabı ile Nobel Ödülü'nü kazandı. Büyük bir şöhrete ulaştı, üstüne tezler, makaleler yazıldı. Kitap hakkında konuşanlar, fikir belirtenler hep güzel şeylerden bahsettiler. Çocuklar için bir macera gibi başlayarak nasıl büyüleyici bir roman haline geldiğinden dem vurdular. Tüm bu konuşmaların, yazıların içinde hep bir eksik kaldı ne yazık ki.
     Kitabın Mina Urgan çevirisindeki Sonsöz'ünde olsun, hakkında yazılan diğer tüm yazılarda olsun değinilen konu, yetişkin kitabı olması ve bunu çok çocukça bir hikayeyle yapması oldu. Bu yorum niye eksik geliyor bana peki? Evet, kitap bir çocuk macerası gibi başlıyor ve muhteşem bir yapıya kavuşuyor ama Golding'in değinmek istediği konu daha felsefik değil mi aslında?
     Felsefik ana düşünce konusunda da yazanlar oldu tabii. Kitabın, medeniyetin önemini vurguladığından, düzen olmadığında neler olacağından bahsedildi bu yazılarda. Daha fazlası yok muydu? İnsancıl bir yaklaşım mıydı kitapta göze çarpması gereken? İnsanın, yasa ve düzen övgüsü müydü yoksa içindeki vahşinin aslında medeniyet ile üstünün örtüldüğünün açığa çıkarılması mıydı?
     Olumlu ya da insancıl bir yaklaşım, sadece Sineklerin Tanrısı'nın değil, diğer tüm okumalarımızın yanlış bir yöne doğru evrilmesini sağlar. Gerçekçilik ile bakılması taraftarıyım dediğim zamanda da, gerçekçiliğin de aynı hataya düşeceği söylenebilir. Gerçekçilik zaten herkesin kendisine çektiği, anlamın dışına çıkmış bir kavram olmuştur. O yüzden ben burada "asıl gerçekçilik" tabirini kullanmak istiyorum.
     Asıl gerçekçilik ile vardığım nokta ise şu. 1984'ten ya da Yeni Dünya Düzeni'nden eksik kalmayan hatta fazlası olan bir kitap, Sineklerin Tanrısı. Fazlası ise yönteminin diğerlerinin tersine bir şekilde ilerlemesi, medeniyetten sonra gelen karışıklığı işlemesidir. Diğer post-apokaliptik ya da ütopik benzerlerinin aksine "asıl gerçekçiliği" en iyi şekilde yansıtan kitap olmasıdır. Çocukların genel kanı olarak masum kabul edilmesini iyi kullanan yazar, çoğu kişinin kabul etmek istemeyeceği ve kabul etmediği gerçeği yüzümüze çarpar. İnsanoğlunun kurduğu medeniyet bir yalandan ibarettir, kendisini kandırmaktadır ve kendi özünden kaçmaktadır. İnsan vahşidir ve dünya için tehlikelidir.
     Çocukların kullanıldığı romanın asıl mesajının bu olmasını söylemenin karamsarca bir yaklaşım olarak görmezden gelineceği bir gerçek. Asıl gerçekçilik gibi bir görüş ile bunun farkında olarak söylenmeli ki karamsarlık diyerek geçiştirmek yazarın da anlatmak istediği yalan üstüne kurulu dünyadan vazgeçmemek demektir. Sineklerin Tanrısı, bu şekilde okunmalıdır. Bir İngiliz eleştiri olmasına rağmen Nobel Ödülü almasının şaşkınlığı bir yana, asıl varılması gereken noktanın yazarın insanın kurduğu yalanı nasıl yıktığını anlayabilmektir.

22 Eylül 2016 Perşembe

Dillerin Sırları-Nihad Sami Banarlı

                Yaşadığımız yüzyılın dil konusunda önceki yüzyıldan kalma fikirlerle ilerlediği söylenebilir. Yapılan yeni çalışmalar, araştırmalar referans olarak birkaç yıl önceki bilgileri alıyorlarsa bu durum doğaldır tabii. Önceki yüzyılın araştırmaları ve çalışmaları ne kadar doğrudur, kendi zamanlarında kabul edilmişlerse de eksik yanlar var mıdır? Araştırmacılar kendi dillerinden başka diller hakkında ne kadar araştırma yapmışlardır?
                Uzun süredir süren, içinde bulunduğumuz çağda da devam eden bir anlayışın üstüne gitmekte fayda var. Türkçe için çalışan, araştıran, üretenlerin olduğu kadar okur yazar olmayan kesimin de endişelendiği “Dilin bozulması, yabancı kelimelerin kullanılması” son iki asrın hakkında konuşulması en sevilen konusu durumunda. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarından başlayarak günümüze kadar süren tartışmalarda sadece dilin bozulurken kullanılan yabancı dil hariç değişen başka bir şey yoktur.
                Edebiyatın, günlük yaşamın içine giren yabancı dil kullanımını rahatsız edici bulan insanlarda ortak olan nokta konuya kendi dilleri üzerinden yaklaşmaları oluyor genelde. İlk paragrafın son cümlesinde bahsettiğim dil araştırmacıları, çalışmacılarının kendi dillerinden başka diller üzerinde çalışma yapmamaları durumu da bu gerçeğe atıftır. Anadili olan dil üzerinde yoğunlaşan çalışmalar bir süre sonra yabancı dil kullanımının sadece o dilde olduğu yanılgısını ortaya çıkarıyorlar. Kendi dilini koruma güdüsünün haklılığı tartışmaya kapalı bir konu olsa da dünyadan kopuk bir çalışma herkesi etkileyen garip sonuçlar doğuruyor çoğu zaman.
                Nihad Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları kitabında hem yabancı kelimelerin kullanılmasına hem de Türkçe kelime oluşturulmasına değinirken diğer dillere atıfta bulunmuş, imparatorluk dilleri olarak aldığı İngilizce, Türkçe gibi dillerin diğer dillerle etkileşerek zenginleştiğini söylemiştir. Her ne kadar konu dışı olsa da burada Fransızca’yı saymaz Banarlı. Konuya geri dönecek olursak eğer bu etkileşimlerin dilleri zenginleştirdiği su götürmez bir gerçek olarak kabul edilmiş durumdadır. Yabancı kelimelerin özentilik ya da kolaycılık olarak aynı şekilde kullanılması değil, kendi dillerine uydurulmasıdır zaten Banarlı’nın burada kastettiği.
                İmparatorluk dili olarak Fransızca’nın sayılmaması ise aslında önemli bir konudur. Fransa, sömürgecilik döneminde ilk sıralarda olan büyük devletlerden biridir ve imparatorluk kurmuş, birçok ulusun kendi dilini konuşmasını sağlamıştır. Buradan ulaşmak istediğim nokta ise şu; kendimizi bir Fransız’ın yerine koyalım şimdi. On sekizinci yüzyıldan son asrın geç dönemlerine kadar sanat ve edebiyat dünyası olsun günlük yaşantı olsun sizin dilinizi kendi diline karıştırarak kullanmış olsunlar. Rus edebiyatının altın çağını yaşadığı dönemde kitaplarda Fransızca’nın Rusça’da ne kadar çok kullanıldığı sürekli belirtilsin mesela. Sadece Rus değil Türk, İtalyan, İspanyol sanatında da durum böyle iken şu anda bu görkemden oldukça uzaklaşan ve hatta İngilizce etkisine girmiş sanat, edebiyat ve günlük yaşam dillerine bakıp da içinizin parçalanmaması mümkün müdür?
                Kendimizi bir Fransız’ın yerine koyarak kolay bir şekilde kavrayacağımız bu durumun içinde tabii ki belli değişkenler vardır. İki asır öncesine göre olağanüstü şekilde gelişen teknolojinin yoluna hep İngilizce ile devam ediyor olması gibi değişkenler sadece günlük yaşamı etkileyebilen konulardır aslında. Günlük yaşamda kullanılan dilin bozulması elbette üstünde düşünülmesi gereken bir konudur ancak bu düşünmelerin acı feryatlara dönüştüğü bazı kişilerde olması gereken düşüncelerini yalnız kendi dilleri konusunda sınırlamamaları, sorun noktasına getirdikleri konuyu Arapça’dan Japonca’ya kadar yayılmış bir bozulma olarak ele almaları gerektiğidir.