22 Eylül 2016 Perşembe

Dillerin Sırları-Nihad Sami Banarlı

                Yaşadığımız yüzyılın dil konusunda önceki yüzyıldan kalma fikirlerle ilerlediği söylenebilir. Yapılan yeni çalışmalar, araştırmalar referans olarak birkaç yıl önceki bilgileri alıyorlarsa bu durum doğaldır tabii. Önceki yüzyılın araştırmaları ve çalışmaları ne kadar doğrudur, kendi zamanlarında kabul edilmişlerse de eksik yanlar var mıdır? Araştırmacılar kendi dillerinden başka diller hakkında ne kadar araştırma yapmışlardır?
                Uzun süredir süren, içinde bulunduğumuz çağda da devam eden bir anlayışın üstüne gitmekte fayda var. Türkçe için çalışan, araştıran, üretenlerin olduğu kadar okur yazar olmayan kesimin de endişelendiği “Dilin bozulması, yabancı kelimelerin kullanılması” son iki asrın hakkında konuşulması en sevilen konusu durumunda. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarından başlayarak günümüze kadar süren tartışmalarda sadece dilin bozulurken kullanılan yabancı dil hariç değişen başka bir şey yoktur.
                Edebiyatın, günlük yaşamın içine giren yabancı dil kullanımını rahatsız edici bulan insanlarda ortak olan nokta konuya kendi dilleri üzerinden yaklaşmaları oluyor genelde. İlk paragrafın son cümlesinde bahsettiğim dil araştırmacıları, çalışmacılarının kendi dillerinden başka diller üzerinde çalışma yapmamaları durumu da bu gerçeğe atıftır. Anadili olan dil üzerinde yoğunlaşan çalışmalar bir süre sonra yabancı dil kullanımının sadece o dilde olduğu yanılgısını ortaya çıkarıyorlar. Kendi dilini koruma güdüsünün haklılığı tartışmaya kapalı bir konu olsa da dünyadan kopuk bir çalışma herkesi etkileyen garip sonuçlar doğuruyor çoğu zaman.
                Nihad Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları kitabında hem yabancı kelimelerin kullanılmasına hem de Türkçe kelime oluşturulmasına değinirken diğer dillere atıfta bulunmuş, imparatorluk dilleri olarak aldığı İngilizce, Türkçe gibi dillerin diğer dillerle etkileşerek zenginleştiğini söylemiştir. Her ne kadar konu dışı olsa da burada Fransızca’yı saymaz Banarlı. Konuya geri dönecek olursak eğer bu etkileşimlerin dilleri zenginleştirdiği su götürmez bir gerçek olarak kabul edilmiş durumdadır. Yabancı kelimelerin özentilik ya da kolaycılık olarak aynı şekilde kullanılması değil, kendi dillerine uydurulmasıdır zaten Banarlı’nın burada kastettiği.
                İmparatorluk dili olarak Fransızca’nın sayılmaması ise aslında önemli bir konudur. Fransa, sömürgecilik döneminde ilk sıralarda olan büyük devletlerden biridir ve imparatorluk kurmuş, birçok ulusun kendi dilini konuşmasını sağlamıştır. Buradan ulaşmak istediğim nokta ise şu; kendimizi bir Fransız’ın yerine koyalım şimdi. On sekizinci yüzyıldan son asrın geç dönemlerine kadar sanat ve edebiyat dünyası olsun günlük yaşantı olsun sizin dilinizi kendi diline karıştırarak kullanmış olsunlar. Rus edebiyatının altın çağını yaşadığı dönemde kitaplarda Fransızca’nın Rusça’da ne kadar çok kullanıldığı sürekli belirtilsin mesela. Sadece Rus değil Türk, İtalyan, İspanyol sanatında da durum böyle iken şu anda bu görkemden oldukça uzaklaşan ve hatta İngilizce etkisine girmiş sanat, edebiyat ve günlük yaşam dillerine bakıp da içinizin parçalanmaması mümkün müdür?
                Kendimizi bir Fransız’ın yerine koyarak kolay bir şekilde kavrayacağımız bu durumun içinde tabii ki belli değişkenler vardır. İki asır öncesine göre olağanüstü şekilde gelişen teknolojinin yoluna hep İngilizce ile devam ediyor olması gibi değişkenler sadece günlük yaşamı etkileyebilen konulardır aslında. Günlük yaşamda kullanılan dilin bozulması elbette üstünde düşünülmesi gereken bir konudur ancak bu düşünmelerin acı feryatlara dönüştüğü bazı kişilerde olması gereken düşüncelerini yalnız kendi dilleri konusunda sınırlamamaları, sorun noktasına getirdikleri konuyu Arapça’dan Japonca’ya kadar yayılmış bir bozulma olarak ele almaları gerektiğidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder