Kitap Hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2023 Çarşamba

Orhan Pamuk'un Kehaneti mi, Latife Tekin'in İntikamı mı?

 

    Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm'ü çıkardıktan sonra konuşulanlar, yapılan eleştiriler, yazarın üstüne gitmeler büyük ses getirmiş. Latife Tekin, Memet Fuat'ın da yönlendirmesiyle kısa zaman içinde ikinci kitabını çıkarmıştır çıkarmasına ama sonra neler olduysa işler bir anda değişmiştir. Latife Tekin'in üslubu olarak tabii.

    Orhan Pamuk Latife Tekin'e "Sen hep bununla hatırlanacaksın" derken Sevgili Arsız Ölüm hakkında mı iyi konuşmuş, Latife Tekin hakkında mı kötü konuşmuş düşündürüyor. Şu an bile Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm ile konuşuluyor. Her yazıda köyden kente göçten bahsediliyor. Bahsediliyor da Latife Tekin ilk iki kitabından sonra kitap yazmadı mı? Onlar hakkındaki bu sessizlik neden?

    Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm ve Berci Kristin Çöp Masalları eserlerindeki yapı ve üslup post-modern olarak değerlendirilmiş ve bunlar hakkında büyük yaygara kopmuş kitaplar ilk çıktıkları zaman. Destansı ve soluksuz akan dili için birçok şey söylenmiş. Latife Tekin'in bu yaşta öyle eserler ortaya koyması garipsenmiş falan filan. Latife Tekin açısından bu durum ne kadar düşünüldü bilmiyorum. Kaç kişi kendini onun yerine koydu acaba?

    İlk iki kitabındaki dilini sonra tamamen bırakması, ucundan bile olsa kullanmaması hakkında biraz düşünmek, Latife Tekin'in yerine kendimizi koymak çok zor olmasa gerek. Zor olan, sonraki eserlerinde büründüğü yazar kişiliğini anlayabilmek. Son eseri Zamansız da dahil olmak üzere seçtiği dil, ilk iki kitabının diline yapılan eleştirilere bir cevap mı diye sormak çok da yersiz olmayacak gibi. İlk iki kitabına yapılan ağır eleştirilere Tekin, böyle mi cevap verdi merak ediyorum. Kendisi, adeta "Alın, post-modern edebiyat böyle olur" diyor yıllardır. İntikam alıyor herkesten. Bilerek yazdığı ağır metinler, ilk iki kitabına yapılanlara karşı bir nefsi müdafaa değil midir?

    Orhan Pamuk, o sözü söylediği için mi böyle oldu ya da Tekin, kendisini tamamen herkesten hıncını almaya adadı? Sevgili Arsız Ölüm ya da Berci Kristin Çöp Masalları tarzında bir kitap daha görecek miyiz kendisinden? O masalsı, destansı dilini bize bir daha hiç göstermeden çekip gidecek mi bu dünyadan? Devam edecek mi bize böyle eserler vermeye ya da? Soruları sorduğumuzla kalmaktan başka ne yapılabilir. Tek şey var belki de, onu da en son söylemek istedim. Sevgili Arsız Ölüm ile Yüzyıllık Yalnızlık arasında çok az bir benzerlik var ve ben o Latife Tekin'i tekrar okumak istiyorum.O eser Yüzyıllık Yalnızlık'a benzemiyordu hatta ama sonraki eserleri sıradan post-modern eserlere çok benziyor.

11 Ağustos 2023 Cuma

Her Gece Bodrum Kitabında Emine'ye Ne Oldu?

 

    Selim İleri'nin Bodrum Dörtlemesi'nin ilk kitabı Her Gece Bodrum eserinde kendini 32 yaşında evde kalmış bir yaşlı kız hisseden Emine, kitapta gruptan ani bir şekilde ayrılıp İstanbul'a döner ve sonra kendisi hakkında hiçbir bilgi alamayız. Kitap bittiğinde ise elimizde kuruntulu, üzgün ve meçhul bir Emine kalır. 

    Kerem'e olan aşkı saçma değildi asla Emine'nin. Sürekli yalnızlığını ve yaşını düşünürken içten içe harladığı ateşini Kerem değil de başka biri olsa da yakardı. Emine, kılı kırk yarmasından dolayı aslında memnun ama habersiz bir şekilde sevilmek isteyen bir kız. Tatiller de hele ki söz konusu Bodrum ise bunun bilinçaltı harabelerinde büyük sarsıntılar yaratması çok olası. Zamanın dinamikleri 32 yaşın yaşlı olduğunu düşündürüyordu ayrıca ve şimdiye nazaran farklı bir toplum söz konusuydu. Kerem ile sarhoş bir şekilde dans etmek gayet de çok fazla bir şeydi o zaman için.

    Emine'nin apar topar İstanbul'a döndükten sonra beklediği kardeşi ve sevgilisi Kuşadası'na geçecekler ve Cem bunu kendisine söylemeyi kabul etmiş olsa bile söylemeyecekti. İşkolik Emine'nin stresi olağanüstü seviyeye ulaşacak ve yerinde dört dönecekti mutlaka. Unutumak istediği şeyleri de aklına getirecekti haliyle bu durum. Sinirleri gergin bir şekilde tamamen işine verip kendisini diğer her şeyi unutması normal olur.

    Zamanla mevkisinde yükseldikten sonra da kendisinden alt düzeyde birisiyle mantık evliliği kurmaya yatkındır Emine. Riskin en düşük olduğu seçenekler ile hayatına devam etmesi gerektiğini düşünecektir. Hayatının sonuna kadar evin dışarıdan görünmeyen reisi olarak kalmak isteyecek ve ona göre adımlarını atacaktır. Kasvetli bir evlilik ve sıkıcı bir hayat onu çok da rahatsız etmeyecek gibi görünür uzaktan. Kardeşinin gönül eğlendirdiği Katherine ile yazışmaya da devam etmesi beklenebilir kendisinden.

1 Ağustos 2023 Salı

Aydaki Kadın Romanında Selim'in Sonu


     Genç Eleni, ah genç Eleni... Tanpınar'ın eserlerindeki kendince örtük ama aslında göze çarpan şehveti hiç tatmin olmuş bir şekilde görememek bizim kaderimiz. Lakin son romanında Rum yardımcısının yeğeni Eleni ile sanki bunu kırmak üzereymiş gibi durur Tanpınar. Şehvet, hayatının sonlarına yaklaştığını hissettiği için artık tatmin edilmelidir gibi gelir okuyana.

    Leyla ile olan uzatmalı ve sürüncemeli aşkından çok yardımcısına duyduğu bağlılığı ile ilgili gösterilir Eleni'ye yaklaşmaması Selim'in. Aslında Selim biraz Tanpınar'dır, aynı Mümtaz'da olduğu gibi. Tanpınar ise yaşlanmıştır artık, kendisini tutmak istemiyor gibidir. Romanı bitirebilseydi, Eleni ile Selim'i mutlaka seviştirmek ister görünür. Eleni, tüm kadınları seven üstadın son dansıdır.

    Selim, siyasete girecektir ve romanı boşlayacaktır. İflas romanı hiç bitmeyecektir hatta. Selim, Eleni ile de evlenecektir ayrıca. Eleni ile cinselliğin tüm uç noktalarında gezecektir doyasıya. Tanpınar bunu daha önce de istemedi mi aslında? Çok istedi ama yapmadı. Niye yapmadı bilinmez ama Aydaki Kadın tamamlanabilseydi, okurlar sonunda maneviyat duvarlarını parçalamış ve hayatın zevklerini tatmaya karar vermiş bir Selim göreceklerdi. 

2 Nisan 2023 Pazar

2022'nin En İyi Kitabı Mıydı? Bahara Bir Hediye-Ömer F. Oyal


     Ömer Fikret Oyal, kitaplarını orta yaşlarında çıkarmaya başlamış bir yazarımız. Genelde sessiz ve sakin bir yazarlık hayatı geçiren Oyal, son kitabı Bahara Bir Hediye ile yine bu mütevazı hayata devam ediyor gibi görünüyor. Ancak, 2022 yılında çıkan bu kitap diğer kitaplarının aksine bu sessizliği bozmalı ve sükse yaratmalıydı diye düşünüyorum. Bu yazı da bu yüzden yazıldı zaten.

    Ömer F. Oyal'dan böyle bir kitap asla beklemezdim desem yalan olmaz. Kitap, daha önceki kitaplarına nazaran müthiş bir psikolojik yoğunluk ve derin bir anlatım içeriyor. Tarih ve edebiyat akademisyenliği geleneğine sahip bir ailenin üç çocuğunun ortancası olan Naci'nin kız kardeşi Firdevs'e olan saplantılı aşkı müthiş bir şekilde anlatılıyor. Bu bir abartma değil, çünkü bu rahatsız edici konu o kadar iyi anlatılıyor, okura o kadar nefis bir şekilde aktarılıyor ki rahatsız hissetmiyorsunuz kendinizi. Japonya tutkunu, ailenin aykırı ferdi Firdevs'e abisinin aşkı bu kadar güzel bir şekilde anlatılamazdı. Derin tahliller, çevre gözlemlerinin asla ama asla sıkmadan yazıya yedirilmesi, ruhsal çözümlemeler... Her şey dört dörtlük bu kitapta. Devamını beklediğim, istediğim ender kitaplardan Bahara Bir Hediye. Gerçek bir başyapıt benim gözümde.

    Uzun yıllardır bu kadar iyi bir kitap okumadığımı söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum. Sonuna kadar samimiyim bu konuda ve Ömer F. Oyal'ın hak ettiği değeri bu kitap ile eninde sonunda göreceğine adım gibi eminim. Hele geçen sene ödüller kazanmış diğer romanların yanında Bahara Bir Hediye'nin değerinin zamanla anlaşılıp, edebiyat ödüllerinin sorgulanmasının vitesinin artarak devam edeceğine inancım tam.

14 Mart 2023 Salı

Konstantiniyye Üçlemesi'nde Atatürk'e Ne Oldu? Ali Teoman'ın Evreninde Tarih

 

    2011'de yitirdiğimiz Ali Teoman'ın Konstantiniyye Üçlemesi'ne ikinci kez başladım bir süre önce. Bir önceki seferde de Karadelik Güncesi ile başlamış ve bırakmıştım, yine öyle yaptım ve bu sefer onu bitirmekle kalmayıp ilk kitap olan Uykuda Çocuk Ölümleri'ni de bitirdim. Son kitap Gecenin Atları'na ise erişemediğim için okuyamadım. Gerçi elimde olsa da okuyacağımdan pek emin değilim. Kitaplar hakkındaki düşüncelerim ilk olarak bu cümleden anlaşılır herhalde.

    Ali Teoman'ın evrenini Orhan Pamuk'tan ya da İhsan Oktay Anar'dan mı esinlenerek yarattığından tutun da ikinci kitabı Sade dirilip okusa diz çöküp tövbe etmesi durumuna kadar söylenecek çok şey var. Adeta bir mmorpg oyunu gibi oradan oraya koşturduğumuz kitaplarda yorulmamak elde değil. Söylemek istediklerim ise bu evrenin tarihi ile alakalı. Üçüncü kitabı okumadan yapacağım bu tarih kurgusu belki onunla çelişebilir, bilmiyorum. Orada belki eksik kalan noktalar belirtimişse onu da okuduktan sonra düzenlerim tekrar bu yazıyı.

    Öncelikle Konstantiniyye Üçlemesi'nde Cumhuriyet'in kurulduğu ama günümüzde topraklarımızın Osmanlı'nın en güçlü dönemdeki kadar geniş olduğu ve dilimizdeki eskiye bağlılığın sürdüğünü görüyoruz. Buradan yola çıkarak Atatürk'ün yine 10 Kasım'da ama çok daha erken bir tarih olan 1924'te ölmüş olması muhtemel. Ardından Kazım Karabekir ve İsmet İnönü yönetimi devralmak için çok uğraşırlar ama yenişemeyip ortak olmaya karar verirler. Ülkenin geleceği de bu ikilik arasında gelgitler ile şekillenir. Ancak en önemli olay tabii ki 2. Dünya Savaşı'nda gerçekleşir, hatta daha öncesinde. Kazım Karabekir sayesinde Nazilere büyük kazık atılır, İnönü sayesinde de savaşa dahil olunmaz. Yapılan bu siyaset ile Batı'nın etkisini söndürüp Sovyetlerin de uzağında kalan Türkiye bir anda eski topraklarına kavuşma fırsatı yakalar ve bunu başarır. Ancak Batılılaşma günümüz Türkiyesi kadar gerçekleştirilemez. Dilde sadeleşme ve modernleşme çok ilerlemez, kısaca şimdikinden daha kültür karmaşası yaşayan bir ülkenin varolduğunu düşünebiliriz.

    Bir diğer kültürel gelişme ise kısaltma geleneğinin ya da modasının doğumudur tabii. Konstantiniyye Üçlemesi demek komik ve belaltı göndermeli kısaltmalar demektir. Bu noktada ise gözümüzü Dünya'daki her yeniliğin doğduğu mekan olan Fransa'ya çevirmemiz gerekiyor. Bu kısaltma furyası sadece bizim değil birkaç yerde görüldüğü üzere tüm Dünya'nın etkisi altında kaldığı bir durum. Bunu da sağlayabilecek tek yer Fransa'dır haliyle. Nazileri arkadan vuran ve işleri değiştiren Türkiye yüzünden Fransa'da kara mizah düşkünü bir yönetim kuruluyor ve yapılabilecek en akla zarar işleri yapıyorlar. Bunlardan biri de komik ve belaltı göndermeli kısaltmalar ama her nasıl olduysa her zamanki gibi bu çok ilgi görüyor ve tüm ülkelere yayılıyor.Tabii Türkiye de bu modaya sımsıkı sarılıyor ve iliklerimize kadar işliyor sonuçta.


NOT: Bu yazı üçüncü kitap Gecenin Atları okunduktan sonra düzenlenebilir.

17 Mart 2017 Cuma

Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı ve Türkiye

     Kitabın isminin insana ilk kez duyduğunda çağrıştırdıklarından farklı bir içeriğe sahip bir kitap yazmış Paz. Hem duygusal hem de duygusal değil denilebilir. Bunun sebebi de uzun bir memleket hakkında düşüncelerin duygusal bir dil ile anlatılması.
     Paz, Meksikalı bir yazar ve kitabında da Meksika'yı, insanlarını, gelenek ve göreneklerini anlatıyor. Ancak bu noktada kitabı okuyan kişi farklı bir şeyler hissediyor, kendisini kitaba yakın bulmaya başlıyor. Meksika'daki ortamın, gelişmelerin ve siyasi hareketlerin Türkiye'ye ne kadar da benzediğini fark ediyor. Her satırda yüzüne çarpıyor bu benzerlik neredeyse.
     Meksika ile benzerliklerin bu düzeyde olması, Meksikalıların Türklere benzemesi okuyanın hoşuna gidiyor ilk sayfalarda. Ancak sonradan yazarın da üstünde duracağı gibi, Meksika'nın bir İspanyol sömürgesi olduğu gerçeği yüzümüze çarpıyor. Hiç sömürgecilik yaşanmamış bu topraklar ile o topraklar birbirlerine niye bu kadar benziyor?
     Tam da duygusal diye belirttiğim nokta işte burası. Yıllarca sömürgelik yaşanmış, tarihinden arındırılmış bir ülke ile kendisini bağımsız diye nitelendiren Türkiye nasıl oluyor da bu kadar benzerlik taşıyor. Bu duygusal bir konu çünkü insanın içini acıtıyor. Duygusal ve ürpertici bir duygu yaşıyorsunuz ve bu oldukça gerçek bir duygu. Türkiye gerçekten bağımsız ve hiç sömürgeleşmemiş bir devlet mi gerçekten?

4 Ekim 2016 Salı

Turgut Reis Destanında Machivaelli

     Halikarnas Balıkçısı'nın yazdığı Turgut Reis, bir roman olarak kabul görmekle beraber modern bir destandır ayrıca. Konu, destan olmaya çok yatkın bir konudur ve bu da yazarın işini kolaylaştırmıştır. Roman tekniklerinden bağımsız olarak bakıldığında, Turgut Reis için bu rahatlıkla söylenebilir.
     Çocukluğunda sadece dinlediği hikayelerle, uzaktan bakarak gözlemlediği denizde olan bitenlerin kendisine kattıklarıyla olağanüstü bir gelişim kazanır Turgut Reis. Efsane bir kişilik olacağı daha çocukluğunda bellidir. Henüz ergenlik yaşlarındayken, baskın yapmaya gelen İtalyanları kendisinin rehin alınmış bir İtalyan çocuğu sanmalarına yetecek kadar İtalyancası vardır mesela. Böyle bir çocuk tabii ki gelecekte hangi işe kalkışırsa kalkışsın tarihe geçecek işler yapacaktır kesinlikle.
     Kitapta ayrıca Barbaros Hayrettin Paşa'nın hayatına da gireriz, Osmanlı Devleti'nin denizlerdeki altın çağına da bir göz atarız. Bu yönüyle tarihi bilgiler ile de doludur kitap. Ayrıca, Barbaros Hayrettin Paşa bir gün Turgut Reis için "tilkinin zekasını ve aslanın gücünü böyle harmanlayan kimseyi görmedim" der ve bu söz aynı zamanlarda yaşamış olan Machiavelli'nin iyi bir devlet yöneticisinin nasıl olması gerektiği konusunda açıkladığı niteliklerden biridir.
     Turgut Reis hayatı boyunca iyi bir devlet lideri olmayı bırakın Osmanlı Devleti ile resmi ilişkilere girmeye çekinmiş bir kişi olmuştur. Halikarnas Balıkçısı'nın da bol bol belirttiği gibi devletin işlerinden uzak, özgür bir yaşamı seçmiştir. Machivelli'nin bu sözünün Turgut Reis'e ithaf edilmesi ise kitabın alt eleştirisi sayılabilir. Osmanlı Devleti'nin son güçlü zamanlarında görülen kayırmacılık ve torpillerin eleştirisi olabilir.
     Destan olarak ya da roman olarak, nasıl kabul edildiği fark etmeden Turgut Reis kitabında çok hızlı atlamalar, abartılar, kopuk olaylar dışında göz önüne alındırılması gereken tek tük konulardan birisi bu alt eleştiridir. Özgür ve gelişme imkanını bulmuş kişilerin Machiavelli'nin istediği düzgün devlet adamlığına daha çok yaklaştığı gösterilir.

23 Eylül 2016 Cuma

Sineklerin Tanrısı'nın Önemi

     William Golding, Sineklerin Tanrısı kitabı ile Nobel Ödülü'nü kazandı. Büyük bir şöhrete ulaştı, üstüne tezler, makaleler yazıldı. Kitap hakkında konuşanlar, fikir belirtenler hep güzel şeylerden bahsettiler. Çocuklar için bir macera gibi başlayarak nasıl büyüleyici bir roman haline geldiğinden dem vurdular. Tüm bu konuşmaların, yazıların içinde hep bir eksik kaldı ne yazık ki.
     Kitabın Mina Urgan çevirisindeki Sonsöz'ünde olsun, hakkında yazılan diğer tüm yazılarda olsun değinilen konu, yetişkin kitabı olması ve bunu çok çocukça bir hikayeyle yapması oldu. Bu yorum niye eksik geliyor bana peki? Evet, kitap bir çocuk macerası gibi başlıyor ve muhteşem bir yapıya kavuşuyor ama Golding'in değinmek istediği konu daha felsefik değil mi aslında?
     Felsefik ana düşünce konusunda da yazanlar oldu tabii. Kitabın, medeniyetin önemini vurguladığından, düzen olmadığında neler olacağından bahsedildi bu yazılarda. Daha fazlası yok muydu? İnsancıl bir yaklaşım mıydı kitapta göze çarpması gereken? İnsanın, yasa ve düzen övgüsü müydü yoksa içindeki vahşinin aslında medeniyet ile üstünün örtüldüğünün açığa çıkarılması mıydı?
     Olumlu ya da insancıl bir yaklaşım, sadece Sineklerin Tanrısı'nın değil, diğer tüm okumalarımızın yanlış bir yöne doğru evrilmesini sağlar. Gerçekçilik ile bakılması taraftarıyım dediğim zamanda da, gerçekçiliğin de aynı hataya düşeceği söylenebilir. Gerçekçilik zaten herkesin kendisine çektiği, anlamın dışına çıkmış bir kavram olmuştur. O yüzden ben burada "asıl gerçekçilik" tabirini kullanmak istiyorum.
     Asıl gerçekçilik ile vardığım nokta ise şu. 1984'ten ya da Yeni Dünya Düzeni'nden eksik kalmayan hatta fazlası olan bir kitap, Sineklerin Tanrısı. Fazlası ise yönteminin diğerlerinin tersine bir şekilde ilerlemesi, medeniyetten sonra gelen karışıklığı işlemesidir. Diğer post-apokaliptik ya da ütopik benzerlerinin aksine "asıl gerçekçiliği" en iyi şekilde yansıtan kitap olmasıdır. Çocukların genel kanı olarak masum kabul edilmesini iyi kullanan yazar, çoğu kişinin kabul etmek istemeyeceği ve kabul etmediği gerçeği yüzümüze çarpar. İnsanoğlunun kurduğu medeniyet bir yalandan ibarettir, kendisini kandırmaktadır ve kendi özünden kaçmaktadır. İnsan vahşidir ve dünya için tehlikelidir.
     Çocukların kullanıldığı romanın asıl mesajının bu olmasını söylemenin karamsarca bir yaklaşım olarak görmezden gelineceği bir gerçek. Asıl gerçekçilik gibi bir görüş ile bunun farkında olarak söylenmeli ki karamsarlık diyerek geçiştirmek yazarın da anlatmak istediği yalan üstüne kurulu dünyadan vazgeçmemek demektir. Sineklerin Tanrısı, bu şekilde okunmalıdır. Bir İngiliz eleştiri olmasına rağmen Nobel Ödülü almasının şaşkınlığı bir yana, asıl varılması gereken noktanın yazarın insanın kurduğu yalanı nasıl yıktığını anlayabilmektir.

22 Eylül 2016 Perşembe

Dillerin Sırları-Nihad Sami Banarlı

                Yaşadığımız yüzyılın dil konusunda önceki yüzyıldan kalma fikirlerle ilerlediği söylenebilir. Yapılan yeni çalışmalar, araştırmalar referans olarak birkaç yıl önceki bilgileri alıyorlarsa bu durum doğaldır tabii. Önceki yüzyılın araştırmaları ve çalışmaları ne kadar doğrudur, kendi zamanlarında kabul edilmişlerse de eksik yanlar var mıdır? Araştırmacılar kendi dillerinden başka diller hakkında ne kadar araştırma yapmışlardır?
                Uzun süredir süren, içinde bulunduğumuz çağda da devam eden bir anlayışın üstüne gitmekte fayda var. Türkçe için çalışan, araştıran, üretenlerin olduğu kadar okur yazar olmayan kesimin de endişelendiği “Dilin bozulması, yabancı kelimelerin kullanılması” son iki asrın hakkında konuşulması en sevilen konusu durumunda. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarından başlayarak günümüze kadar süren tartışmalarda sadece dilin bozulurken kullanılan yabancı dil hariç değişen başka bir şey yoktur.
                Edebiyatın, günlük yaşamın içine giren yabancı dil kullanımını rahatsız edici bulan insanlarda ortak olan nokta konuya kendi dilleri üzerinden yaklaşmaları oluyor genelde. İlk paragrafın son cümlesinde bahsettiğim dil araştırmacıları, çalışmacılarının kendi dillerinden başka diller üzerinde çalışma yapmamaları durumu da bu gerçeğe atıftır. Anadili olan dil üzerinde yoğunlaşan çalışmalar bir süre sonra yabancı dil kullanımının sadece o dilde olduğu yanılgısını ortaya çıkarıyorlar. Kendi dilini koruma güdüsünün haklılığı tartışmaya kapalı bir konu olsa da dünyadan kopuk bir çalışma herkesi etkileyen garip sonuçlar doğuruyor çoğu zaman.
                Nihad Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları kitabında hem yabancı kelimelerin kullanılmasına hem de Türkçe kelime oluşturulmasına değinirken diğer dillere atıfta bulunmuş, imparatorluk dilleri olarak aldığı İngilizce, Türkçe gibi dillerin diğer dillerle etkileşerek zenginleştiğini söylemiştir. Her ne kadar konu dışı olsa da burada Fransızca’yı saymaz Banarlı. Konuya geri dönecek olursak eğer bu etkileşimlerin dilleri zenginleştirdiği su götürmez bir gerçek olarak kabul edilmiş durumdadır. Yabancı kelimelerin özentilik ya da kolaycılık olarak aynı şekilde kullanılması değil, kendi dillerine uydurulmasıdır zaten Banarlı’nın burada kastettiği.
                İmparatorluk dili olarak Fransızca’nın sayılmaması ise aslında önemli bir konudur. Fransa, sömürgecilik döneminde ilk sıralarda olan büyük devletlerden biridir ve imparatorluk kurmuş, birçok ulusun kendi dilini konuşmasını sağlamıştır. Buradan ulaşmak istediğim nokta ise şu; kendimizi bir Fransız’ın yerine koyalım şimdi. On sekizinci yüzyıldan son asrın geç dönemlerine kadar sanat ve edebiyat dünyası olsun günlük yaşantı olsun sizin dilinizi kendi diline karıştırarak kullanmış olsunlar. Rus edebiyatının altın çağını yaşadığı dönemde kitaplarda Fransızca’nın Rusça’da ne kadar çok kullanıldığı sürekli belirtilsin mesela. Sadece Rus değil Türk, İtalyan, İspanyol sanatında da durum böyle iken şu anda bu görkemden oldukça uzaklaşan ve hatta İngilizce etkisine girmiş sanat, edebiyat ve günlük yaşam dillerine bakıp da içinizin parçalanmaması mümkün müdür?
                Kendimizi bir Fransız’ın yerine koyarak kolay bir şekilde kavrayacağımız bu durumun içinde tabii ki belli değişkenler vardır. İki asır öncesine göre olağanüstü şekilde gelişen teknolojinin yoluna hep İngilizce ile devam ediyor olması gibi değişkenler sadece günlük yaşamı etkileyebilen konulardır aslında. Günlük yaşamda kullanılan dilin bozulması elbette üstünde düşünülmesi gereken bir konudur ancak bu düşünmelerin acı feryatlara dönüştüğü bazı kişilerde olması gereken düşüncelerini yalnız kendi dilleri konusunda sınırlamamaları, sorun noktasına getirdikleri konuyu Arapça’dan Japonca’ya kadar yayılmış bir bozulma olarak ele almaları gerektiğidir.